Türkiye'nin daimi haber kaynağı

Baris umudu ve diktatorluk

Askeri vesayet dönemi bir “azınlık diktatörlüğünün” yaşandığı dönemdi.

Bir azınlığın, çoğunluk üzerinde baskı kurabilmesi, bu baskıyı ve kendi varlığını “meşrulaştırabilmesi” için toplumu korkutabileceği “tehlikelere ve tehditlere” ihtiyacı vardı.

Vesayet düzeninin faşist baskılarının ve Kürtlerin inkârının yarattığı Kürt sorunu, askeri vesayetin kendi diktatörlüğünü sürdürebilmek, demokrasinin gelişmesini önleyebilmek için kullandığı en önemli mazeretlerden biri oldu.

Askerler ve taraftarları bu savaşın bitmesini hiç istemediler ve demokrasiyi ertelemelerine bahane olarak bu savaşı kullandılar.

“Komünizm”, “irtica”, “Kürt sorunu” gibi askeri vesayetin üç mazeretinden biri olan Kürt meselesi zaman içinde diğer ikisini geride bırakarak öne geçti.

Askeri vesayet zamanında gerçekten de “demokrasinin” önündeki en büyük engel Kürt sorunuydu ve o zaman “Kürt sorununu çözmek” demokrasiye giden yolun kapısını açmak anlamına geliyordu.

Askeri vesayet zamanında demokrasinin kilidi “Kürt meselesi”nde gizliydi.

Sanırım, bugün “Kürdistan’ın demokratikleşmesi Türkiye’yi demokratikleştirir” diyenler o eski paradigmanın etkisiyle böyle söylüyorlar.

Türkiye’nin bir paradigma değişiminden geçtiğini ya fark etmiyorlar ya da fark etmek istemiyorlar.

Cumhuriyet tarihi bir “azınlık diktatörlüğü” tarihidir.

AKP iktidarı bu vesayeti geriletti.

Bunu yaparken vaadi, “vesayetin” yerine demokrasiyi getirmekti ama öyle olmadı.

2011’den sonra adım adım bir “çoğunluk diktatörlüğü” oluştu, cumhuriyet tarihinde ilk kez biz bu ülkede “nispi çoğunluğun desteğine sahip” bir “çoğunlukçu diktatörlük” görüyoruz. Bu diktatörlük sandıkta diğer partilerden daha fazla oy alıyor. Bu, daha önceki durumdan çok farklı.

“Diktatör” ya da “diktatörlük” kavramına takılanlar olduğunu biliyorum ama ben “yargı kararlarının üstünde olan siyasi bir güce” diktatörlük denilebileceği kanaatindeyim.

Bugün yargı Başbakan Erdoğan’a ve adamlarına, suçları açıkça ortada olsa da dokunamıyor, tam aksine Erdoğan ve partisi “yargıya” dokunabiliyor, yargıyı hallaç pamuğu gibi atabiliyor.

Hükümetle ilgili herhangi bir suç iddiasını soruşturan yargı mensubu, o belirsiz “parallel” suçlamasıyla derhal görevinden uzaklaştırılıyor, hatta hakında dava açılıyor.

“Azınlık diktatörlüğü”nden, “nispi çoğunluğun desteğine sahip çoğunlukçu diktatörlüğe” geçtiğimiz bu dönemde, “Kürdistan-demokrasi” ilişkisi aynı kalabilir mi? Paradigmanın böylesine kökten değişmesi, Kürt sorunuyla demokrasi arasındaki ilişkiyi hiç mi etkilemez?

O ilişkinin aynı kalmadığını, eski paradigmayla birlikte “Kürdistan demokratikleşirse Türkiye de demokratikleşir” önermesinin de geride kaldığını görüyoruz.

Bunun kanıtı bariz biçimde önümüzde duruyor zaten.

AKP, cumhuriyet tarihinde görülmemiş büyük bir adım attı Kürt meselesinde, Abdullah Öcalan’ı ve PKK’yı “resmen” muhatap kabul ederek “açıkça” görüşmelere başladı ve “barış süreci”ni Türkiye’nin gündemine soktu.

“Kürdistan demokratikleştiğinde Türkiye de demokratikleşir” tezi doğru olsaydı, Kürt sorununun çözümündeki bu büyük adımla birlikte biz Türkiye’nin genelinde demokrasiye doğru bir gelişme yaşardık.

Tam tersi oldu.

“Barış süreci”yle birlikte eşine az rastlanır bir baskı yönetimiyle karşılaştık.

Kuvvetler ayrımının ortadan kalkması, MİT’in özel bir yasayla Gestapo örgütüne çevirilmesi, yolsuzlukların açıkça ve her türlü yargı denetiminden bağımsız bir şekilde gerçekleşmesi, medyanın bizzat Başbakan tarafından denetlenmesi, Başbakan’ı eleştiren gazetecilerin işlerinden atılması, Twitter ve Youtube gibi kitlesel iletişim araçlarının yasaklanması, Gezi gösterilerinde göstericilerin öldürülmesi, öldürenlerin değil de öldürülenlerin Başbakan’ın isteğiyle kalabalıklar tarafından yuhalanması, “tek adam” yönetiminin fiilen uygulanması hep bu dönemdedir.

Öcalan’ı ve PKK’yı “muhatap” olarak kabul etmek gibi büyük bir adım, neden demokrasiye doğru minicik bir kıpırtı bile yaratmadı da tam tersine demokrasiden hızla uzaklaşıldı?

Kürtdistan’daki demokrasi adımı neden Türkiye’yi hiç mi hiç etkilemedi?

Çok karışık değil bu sorunun cevabı.

“Çoğunlukçu diktatörlüğün” meşruiyetini sağlamak için Kürt meselesine ihtiyacı yok artık, bu iktidar kendi meşruiyetini “sandıkta” görüyor ve sandığı her türlü suçu aklayacak bir yer olarak kullanıyor.

Peki neden “barış süreci”ni başlattı?

Bunun cevabını Duran Kalkan, daha önce de söz ettiğim gibi çok keskin ve çok doğru bir analizle veriyor zaten:

“Sanki bir şey yapacakmış gibi beklenti yaratma, umut yaratma, karşındakini etkisiz kılma tutumudur. AKP halen o tutumdadır.

Aldatmaya çalışıyor, uyutmaya çalışıyor, toplumu yanıltmaya çalışıyor ki tepki göstermesinler, beklenti içerisinde olarak AKP’nin iktidarına karşı yapmaları gereken mücadeleyi yapmasınlar. Bu oldukça planlı, maksatlı, düşünülmüş bir özel savaş yöntemi. Bunu çok etkili bir biçimde kullanıyor.”

Bence “barış süreci”, Erdoğan’la ekibinin muhteşem bir “psikolojik operasyonu” oldu, olağanüstü başarılı bir şekilde gerçekleştirdiler bunu.

Dünyanın “psikolojik savaş” tarihine geçecek bu operasyon AKP’ye kendi “çoğunlukçu diktası”nı kurması için iki kıymetli yıl kazandırdı.

Umudun silahtan daha güçlü olduğunu keşfetti ve silahla sindiremediği Kürtleri “umutla” sindirip geriletti.

Sadece Kürtleri sindirmedi, içerde ve dışarda “demokrasi” isteyen herkesi, “barış sürecini baltalıyorsunuz, Erdoğan’a karşı çıkmak barışa karşı çıkmaktır” diyerek susturdu.

İki yıl boyunca, dünya da, Türkiye de bu propaganda karşısında sustu, sessiz ve çaresiz kaldı.

Erdoğan güç çılgınlığına uğrayıp yolsuzluklara boğulmasaydı daha uzun zaman da bunu böyle götürebilirdi.

Gezi’yle birlikte dengesi bozuldu ve asıl planı ortalığa çıktı.

“Barış süreci”, Erdoğan’ın arkasında “diktatörlüğünü” inşa ettiği bir “sis perdesi” oluşturdu toplumda.

Bu iki yıl boyunca AKP, Öcalan’la PKK’yı muhatap kabul etmek dışında Kürtlere ciddi hiç bir şey vermedi, Öcalan’ın da sık sık yakındığı gibi hiçbir hukuki zemin hazırlamadı.

Sadece umut verdi ve sadece umut yetti.

Çünkü onun karşısında, “sözde” bile olsa bir umut verebilecek alternatif siyasi bir hareket yoktu.

“Çocuklar ölmedi” diyenler olduğunu biliyorum, elbette çocuklarımızı kurtarabilmek büyük bir nimet ama 1999-2004 arasında da ateşkes vardı, çocuklar ölmedi.

Ama o ateşkes “kalıcı” demokratik bir çerçeveye oturtulmadığı için bozuldu.

Çocuklarımızın hayatını bir süreliğine de olsa kurtarmak önemli ama daha önemli olan “çocukların ölme” ihtimalini hayatımızdan topyekûn çıkartmak.

Bu ihtimal hayatımızdan topyekûn çıktı mı?

Kürt barışı hukuki bir temele oturmadığı sürece bu ihtimal tümüyle ortadan kalktı diyemeyiz ne yazık ki… Çocuklarımızı kurtaracak olan “tek adam”ın niyeti ya da iradesi değildir, hukuktur.

O hukuki çerçeve ortada yok henüz. Sadece hepimizi esir alan “umut” var.

Erdoğan, bütün Türkiye’de “demokrasiyi inkâr eden” bir tek adam rejimi kurarken, hukuku yok ederken, Kürdistan’da demokratikleşmenin ve hukukun gerçekleştirici gücü olabilir mi?

Olabileceğini sanmıyorum ama Kürtlerin bunu umut etmesini de anlıyorum. Kolayca göz ardı edilemeyecek bir umut bu.

Bu umut karşılığında Erdoğan’la anlaşabilirler, Erdoğan’ın başkanlığını destekleyebilirler.

Erdoğan onların desteğiyle başkan da olabilir.

Bu konuda bir tartışma yok aramızda.

Tartışma, bu diktatörlüğün “resmen” kurulması, “Türkiye’nin demokratikleşmesine nasıl yardım edecek” sorusunda.

Kürtler eğer desteklerlerse, onların desteğiyle başkan olacak Erdoğan’ın demokrasi getirip getirmeyeceği sorusunda.

Bu soruya cevap olarak tamamen eski paradigmaya bağlı kalarak, “Kürdistan’ın demokratikleşmesi Türkiye’yi de demokratikleştirir” cevabını verenler var.

Erdoğan güçlendiğinde, başkan olduğunda, Kürdistan’da demokratikleşmenin yolunu açacak ve oradaki demokratikleşme bütün Türkiye’yi demokratikleştirecek… Erdoğan’a verilen ve verilecek olan desteğin açıklaması bu, eğer yanlış anlamıyorsam.

Böyle anlıyorum çünkü “Erdoğan’ı desteklemiyoruz” demiyorlar, “Erdoğan’ı desteklemeyeceğiz” de demiyorlar, “Kürdistan’ın demokratikleşmesi Türkiye’yi de demokratikleştirir” diyorlar.

Ben bu görüşlere katılmıyorum.

Erdoğan’ın başkan olması, sadece demokratikleşmeyi yok etmez, o zaten yok oldu, demokratikleşme umudunu da yok eder.

Erdoğan, “barış süreci” ile Kürtleri de, Türkleri de “açmaza” aldı.

Diktatörleşen ama barış umudu da veren bir siyasetçi var karşımızda. Diktatörlüğüne karşı çıksan barış umudu veren tek adama karşı çıkmış oluyorsun. Barış umudunun peşine takılsan diktatörlüğünü destekliyorsun.

Gerçekten muhteşem bir açmaz.

Ben, Kürt siyasetinin bu açmazdan kurtulamayabileceğini, o umuttan haklı olarak vazgeçemiyebileceğini ve Erdoğan’ın başkanlığını, dolayısıyla “resmi” diktatörlüğünü destekliyebileceğini söylüyorum.

Türkler bu açmazdan daha çabuk kurtulabilirler. Kürtlerden daha öngörülü oldukları için değil. Erdoğan’ın verdiği “umuttan” onların payına Kürtlerin payına düşenden daha azı düştüğü için.

Tabii ki Kürtler de epeydir bu açmazın farkında. Onun için bir yandan umuttan vazgeçmemek, bir yandan “demokratikleşme “mücadelesini terkeden bir görüntü vermemek için “Kürdistan demokratikleşirse Türkiye de demokratikleşir” inancını öne çıkarıyorlar. Ama bu eski bir paradigma.

Kürdistan’ın demokratikleşmesi, Türkiye’nin demokratikleşmesine yetmez artık.

Şunu da akıldan çıkarmamakta yarar var, Erdoğan’ın “barış süreci”ne ihtiyacı gittikçe azalıyor, çünkü o sürecin arkasındaki “gerçek” özellikle Gezi’den sonra açıkça göründü.

Bir süre daha bu “açmazı” kullandıktan sonra kendini yeterince güçlü hissettiğinde bir sebeb bulup “vazgeçtim” derse pek şaşırmam.

Bunun için korkarım iki seçimin, başkanlık seçimiyle genel seçimlerin geçmesini bekliyor.

Ama şu andaki tartışmamızın konusu da bu değil zaten.

Bu tartışma, benim Kürtlerin Türkiye’nin demokratikleşmesine yeterince katkıda bulunmayacaklarını, Erdoğan’ı fazlaca desteklediklerini söylememle başladı.

Hala aynı görüşteyim.

Büyük bir açmaz var ve oradan çıkmak da zor.

Silaha dönmeden, umuttan vazgeçmeden, demokrasi mücadelesini bırakmadan, bu üçünü bir arada götüren bir siyaset sürdürmek elbette kolay değil, sürekli Erdoğan’ın “vazgeçerim, benden başkası da size bu umudu vermez” şantajının baskısı altındalar.

Kürt siyasetinin bu baskıdan kurtulması öyle he deyince olacak kadar kolay bir iş değil.

Bu açmazdan kurtulmak için neler yapılacağı da aslında çok önemli bir tartışma konusu ama Kürt siyasetçileriyle Kürt aydınları bu konularda “Türkler”le pek tartışmak istemiyorlar, her tartışmayı bir “akıl verme” olarak değerlendiriyorlar.

Aslında her konuda dayanışmadan, yardımlaşmadan, bir demokrasi mücadelesini birlikte vermekten yanayım ama bu konudaki hassasiyetlerini zorlamakta da bir anlam yok. Bunları Türklerle konuşmak istemiyorlarsa bize de “peki” demek düşüyor.

Neticede “dostluğun” hatalar karşısında susmak olduğuna inanan bir siyasi geleneğin çocuklarıyız hepimiz.

Onun için bu demokrasi mücadelesinin “geneli” hakkında konuşuyoruz, bütün Türkiye’nin demokratikleşmesinden bahsediyoruz ve Kürtlerin siyasi pozisyonunu saptamakla yetiniyoruz. Sorular sorup, tespitler yapıyoruz.

Bir diktatörleşmeye karşı kendi durşumuzu ve görüşlerimizi anlatıyoruz.

Türkler bu demokrasi kavgasını sürdürecekler. (Duran Kalkan “Türkler” dememi milliyetçilik olarak değerlendiriyor ama bu milliyetçilikten değil, Kürtlerin “demokrasi mücadelesi”ni fazlasıyla Kürdistan odaklı görmesinden, Kürdistan dışındaki sorunların da Kürdistan’dan çözüleceğine inanmalarından dolayı Türkler diye ayırmak zorunda kalıyorum.)

Bu toplum bu oyuna çok fazla boyun eğmeyeceğini gösterdi, baskı şiddetlendikçe tepki de artacaktır.

Diktatörlük ve hukuksuzluk bu ülkede 2014 yılında kendine bir yer bulamayacak.

Bu mücadele sürecek ve sonunda bu cumhuriyet mecburen değişip demokratikleşecek.

Şimdilik benim bu konuda söyleyeceklerim bu kadar.

Kürt entelektüelleri ve Kürt siyasetçileri bu tartışmayı sürdürmek isterlerse, isteyen Türklerin de katılmasıyla, olması gereken düzeyden taviz vermeden sürdürürüz.

Birbirimizin yeni bakış açıları edinmesine yardımcı oluruz.

Hepimiz için iyi de olur aslında.

YORUM YAZ


Henüz yorum yapılmamış.
pendik escort
pendik escort
umraniye escort
umraniye escort"
turk ifsa